ala kurdistan
Ey Reqîb

Mehmet Uzun, Öte Yakaya Göçeli 10 Yıl Olmuş Ha-Şeyhmus Diken

1953 yılında doğmuş Mehmed Uzun. Daha lise öğrencisiyken kendinden bir hatta iki kuşak büyükleriyle birlikte 12 Mart 1971’lerde Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde baskılarla tanışmış. Daha o günlerde anlamış ki, kendi dahil Kürt aydınlarının önünde bir tek yol var, o da şudur; ancak dilin varlığı ve kendi diliyle edebiyat yapılarak bir yerlere varmak mümkün. Çünkü sistemli bir politika yürütülerek adeta denmektedir ki; Kürt diye bir halk yoktur. Olmayan bir halkın dili, tarihi ve edebiyatı da olmaz. Zaten Kürtçe dedikleri de 300 kelimeyi geçmeyen ve diğer dillerden toplama uyduruk bir dildir. Aslında Kürtler de dağlı Türklerdir…

İşte Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde daha 18’ine ulaşmamış bir Kürt gencinin daha 12 Mart 71’de suratına çarpan acı gerçek belki de yıllar ve yıllar sonrasına taşınandır. Mehmed Uzun biliyor ki; dil ruhtur. Ancak dili bilen ve o dilde edebiyat yapan, o ruhu anlayabilir. İşte o ruhu şekillendirmektir aslında edebiyatçıya düşen.

Bir Kürt dergisinin (Rızgari) yazı işleri müdürüdür. Yazdığı siyasal yazılardan ve sorumlusu olduğu dergiden dolayı yargılanmaktadır. Yargılayanlar Devlet Güvenlik Mahkemesi’dir. Askeri savcılar dergi ve derginin yazarı, sorumlusu Uzun’u yargılamaktan öte, hazırladıkları iddianamelerde “Kürdün yokluğunu” kanıtlama telaşındadırlar. “Tavukların bile dillerinin Kürtçeden daha zengin olduğunu, Kürtçenin uyduruk bir dil, hatta bir dil dahi sayılmayacağını” ve adeta “Kürtlerin hiçbir zaman var olmadıkları” genç dergi yazarının yüzüne karşı ısrarla söylenmektedir.

Çaresizdir. Hiçbir şey yapamamaktadır. Kendisi de ısrarla “Bu halk da dili de vardır. Ben evimde anamla babamla, tüm etrafımdakilerle bu dille, Kürtçe ile konuşup anlaşıyorum. Eğer bu dil yoksa o halde benim konuştuğum nedir?” dese de; sonuç değişmemektedir. Sonuç, kaba tabiriyle cezadır. Bunun adına da “hukuk” denilmektedir. 

Bütün o yetmişli yılların Türkiye’sinin Kürtlere dair davaları, “Kürtlerin yokluğu” ve o teze karşı ciddi bir “varlık” savunmalarının; savcılara, yargıçlara karşı yapıldığı bir dönemin ürünü, hesaplaşmasıdır.

Bu derin hesaplaşma bir yanıyla sürerken, öte yanıyla da yazarın kafasında meşgul edici bir realite vardır. Kürtçe dili, cumhuriyet boyunca son derece daralmış/daraltılmıştır. Kürt dilinde yazmak isteyenler, Kürtçe ile edebi olarak ilgilenmek durumunda kalanlar, modern yaşamdan uzaklaştırılmış bir dille karşı karşıyadır. Bu daraltılmış, sıkıştırılmış dille edebiyat yapmaya yeltenenlerin işi gerçekten zordur. Sadece gündelik konuşmalara yanıt verebilen dille edebiyat yapmak için ciddi çalışmalara ihtiyaç vardır. 

Çeşitli kaynaklar vardır yazarın önünde; Kürtçenin konuşulan bütün lehçeleri ve şiveleri iyice taranmalıdır. 1900’lerden günümüze kadar diasporada Kürtler adına yapılmış bütün entelektüel çalışmalar da incelenmelidir. Bir de klasik Kürt edebiyatının bütün örnekleri yeniden gözden geçirilmelidir.

İşte belki bunlardan sonra modern Kürt edebiyatının önü açılacaktır…

Kürtçe edebiyatın abidesi

Bu duygularla, bunun belki de ruh haliyle hem savcılara hem de sonrasında diğer “yok” sayıcılara, uzun bir zaman dilimi içinde, kendi bedenini de ortaya koyarak sürgünlük tercihin edebiyatıdır aslında Mehmed Uzun’un edebiyatı.

Uzun, yok edilmeye çalışılanın, yok edilmeye çalışıldığı coğrafyadan çıkarak bugün ölümünden yıllar sonra da üç dilde, öncelikle de kendi dilinde dünyaya ulaşmaya çabalayan bir gerçekliktir. Bir yürek, bir ses, bir çağrıdır. Coğrafyası, binler yıldan bu yana çektiği acılardan dolayı kanamalıdır. Dili de yaralıdır. Çünkü dili aracılığıyla kendisini yeterince ifade edememiştir. İfade etmesine egemenler izin vermemiştir. Dilin yarası kendi coğrafyasına yakışmıştır.

İşte bu gerçek 25’li yaşlarında, uzak diyarlara, sürgünlere gidip söz kurmak zorunda kalmanın derin hüznüne boğmuştur Mehmed Uzun’u. Kelimelerin yabancı dillerde çocukluklarının olmadığı gerçeğini kendi dili Kürtçe ile yazarken sürgünlükte öğrenmiştir Uzun.

Gombrowicz “Sürgün mezarlıktır” der. Bir atasözü de der ki, “Sürgün kendi ayakkabısının hırsızıdır”. İşte bu sav sözlerle yoğrula kakıla ve yalnızlıkları, acıları da göğüsleyerek birçoklarına göre yok olmaya yüz tutan bir dilde, Kürtçede yeniden edebiyatını kurmuştur Uzun. Modern Kürt edebiyatının uluslararası görücüye çıkabilecek düzeydeki ilk örnekleri Mehmed Uzun’la varlık bulmuştur. Kürtçe edebiyat yapmada ısrar ederken örneğin Türkçede ya da İsveççede daha kolay yazıp daha rahat okur kitlelerine ulaşabilecekken işte kendi dilinde Kürtçede ısrar etmesinin asıl nedeni bu varlık yokluk telaşıdır.

Mehmed Uzun, Kürtlerin onurla dünyaya sunabildiği kendi dilleri Kürtçede edebiyatın bir abidesidir. Hem sadece etnik orijinalitesi nedeniyle bağlı olduğu Kürtçe ile değil, vatandaşı olduğu iki ülke Türkiye ve İsveç’in dilleri olan Türkçe ve İsveççede de yazabilen çok iyi edebiyat örnekleri verebilen yerelden evrensele hitap edebilen çokkültürlü, çokdilli bir yazardı.

Edebiyat eserlerini Kürtçe yazan, aynı zamanda da Kürtçe dışında Türkçe ve İsveççe de eserler yaratan ve bugüne dek 20 kitabı olan dünyanın birçok dillerine yazdıkları çevrilen Kürtçenin büyük yazarı ve edebiyat adamı Mehmed Uzun 2006’da İsveç’te kanser hastalığına yakalandığını öğrendikten sonra yüzünü ülkesine ve Diyarbakır’a döndürerek topraklarına gelmişti.

Varsa yoksa Diyarbakır…

Geldiği akşam kendisiyle yaptığım görüşmede şöyle dedi: “Bütün dünyaya duyurun. Ne Boston'daki hastane, ne de İsveç'teki, artık dünyamda yok. Bundan böyle Diyarbakır var. Varsa yoksa Diyarbakır. Zaten Diyarbakır'ın gönlümde hep ayrı bir yeri vardı. Edebiyatımda da, yazdıklarımda da bu böyleydi. İşte şimdi yine sizlerle beraber Diyarbakır'dayım. Toprağımdayım. Bütün yazdıklarımı Kürt halkı için, sizler için yazdım. Bütün dünyaya sizlerin aracılığınız ile sesleniyorum. Ben buraya ölmek için değil, yaşamak için geldim. Devletin politikalarına da yüreğimle, bedenimle ve yazdıklarımla hep muhalefet ettim. Şimdi bedenimin ve irademin bu hastalığı yeneceğine yürekten inanıyorum.”

Bu sözlerin akabinde tam bir buçuk yıl yaşadı Uzun Diyarbakır’da. Hem de upuzun dopdolu günler geceler. 11 Ekim 2007’de “buraya kadar” deyip öte yakaya göçtü ve Diyarbakır’da devasa bir kitleyle şehrin bağrına defnedildi. Ben bütün o yaşadığı dönemin hikâyesini “Zevalsiz Ömrün Sürgünü, Mehmed Uzun” kitabımda 580 sayfa boyunca bir belgesel tarzında yazdım.

En azından benim bildiğim hiçbir siyasetçi yoktur ki, ölünceye dek gözü siyasetin kör gayya kuyusuna hapsolmuş olmasın! Bu tavır böyledir de, bunun edebiyat, kültür ve sanat insanına yansıyan yüzü nedir diye sorulabilir. Tek elden genellikle karşı bir yanıtı vardır. Simgesel ismi de bir kez daha bu yazıya sebep olması vesilesi ile Mehmed Uzun’dur. Hastalığının kendini gösterdiği andan kısa bir süre sonra Diyarbakır’a gelmeye karar vermesiyle birlikte sanki bir kurgu romanı, ama en ince ayrıntılarına kadar düşünüp kendi içruhunun mekânsal yolculuğunda kurarak yaşadı ve ölümüyle birlikte de devamının yaşanması için son noktayı koydu.

Yakın günlerde okuyunca bir kez daha fark ediyorum ki; “Bir Romanın Hatıra Defteri” kitabında bile “çok yorgunum” cümlesini ve benzer cümleleri defalarca kullanarak sanki kendini bir yönüyle ölüme hazırlıyor gibi. Zaten romanlarında da ölüme çok defa farklı şekillerde yer vermesinin bir nedeni de sanki bu önhazırlık gibi.

Yiğit bir edebiyatçı

İki şeyi çok mükemmel hazırladığını fark ettim. 

İlkini daha yaşıyorken hastalık sürecinde kendisiyle paylaşmıştım. 2006 Temmuz’unda Diyarbakır’a geldiğinde tedavi gördüğü hastanenin teras katında adeta bir “siyaset divanı” kurulmuştu. Kürdün geçmiş ya da bugünkü kitle tabanı olan ya da olmayan bilcümle siyasal şahsiyetleri sanki o güne dek aralarında hiçbir hesaplaşma/ tartışma/ kavga yokmuş gibi, onca kavgayı karşılıklı olarak hiç yaşamamışlar gibi, hastanenin kafesinde aynı masanın etrafında oturmuşlar birbirlerinin yüzüne daha bir sempatiyle bakarak çaylarını yudumlayıp “Mehmed’i konuşuyorlardı”. Mehmed Uzun Diyarbakır’a gelmişti ve bilcümle Kürdü sanki “barıştırmıştı”. Kürtlerin çok ihtiyaç duyduğu Kürdi içbarış onun sayesinde tezahür etmişti. Bu izlenimimi kendisiyle paylaştığımda ne kadar mutlu olmuştu, şimdi anlatmak çok zor. Kürtler, Mehmed Uzun sayesinde sanki gecikmiş birliklerini ve içbarışlarını yaşıyorlardı.

Sonra iyileşme haliyle birlikte daha önce İsveç’te iken hastalığının ölümcül sonucunu bilmesi nedeniyle yaptığı vasiyetini konuştuk. Demişti ki; “Öldüğümde başucumda üç kişinin konuşmasını istiyorum. Yaşar Kemal, Ahmet Türk ve Şerafettin Elçi.” O günlerde üzerinde durmayıp geçmiştim. Ama ölümüyle birlikte ayrıntıyı fark ettim ki; giderken bile mesaj vermişti. Bu da ikinci önemli hazırlığıydı. 

Kürtlerin ünlü bir atasözü var: “Ga dimre çerm dimine, mêr dimre nav dimine.” Evet, yiğit bir edebiyatçı gidiyordu ve adı dünyaya kalacak olan bir isim ve artık o isimle birlikte anılacak olan bir modern edebiyat geriye kalıyordu. 

Bir kitaba başlar gibi, koşarken yavaşlar gibi sessiz ve derinden vakur bir eda ile acısını içine gömerek yürünmesi gereken zor günlerden yürüdüğü ve geçtiğini bilerek omuzlayıp defnetmişti yazarını vefakâr ve cefakâr Kürt Halkı. 

Mehmed, giderken hep “yanımda” dediği Türk aydınları ve yazarları o gün (11 Ekim 2007) Diyarbakır’da yoktu. İstisnai bir ikisi hariç yoktular. Son yolculuğuna onu halkı uğurlamıştı.  Mehmed, vicdanen ve ruhen çok rahat gitmişti. Tıpkı yeni ve şimdiye kadar yazılmamış bir kitaba başlar gibi…

Şimdi geriye dönüp bakıyorum da on yıl geçmiş Uzun’un öte yakaya göçüşünün üzerinden.  

Kürtçede “Bîr” kelimesinin iki anlamı var. Bîr, hem bellek, hafızadır, hem de Kuyu… Adeta derin ve kör kuyularda boğdurulmuş, yitik hafızaları yeniden diriltmeye, var etmeye çalışan bir Kürdi edebiyatın peşinde olmaya şimdi her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Birileri sanki o hafızayı silip atmanın yolunun Mehmed Uzun’un isminin verildiği parktan silinmesinin bir başlangıç olabileceğini düşünüyorlar. Yanılıyorlar, hafıza silmek o kadar kolay değil. Belki mekânlardan isimler silinebilir. Ya kalplerden… Asla!

İşte o adam, Mehmed Uzun tam da bunu, hafızayı güncellemeyi, tarihten gelen edebi ve ebedi birikimle yapıyordu. Ruhun şad olsun Mehmed Uzun, duyuyor musun bizleri…

10 Ekim 2017 / Diyarbekir 

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Rojname Kurdish News