ala kurdistan
Ey Reqîb

Zozan Kurdish Shop

İdeolojik Kişilik Davranışları - Roşan Lezgîn

Toplumsal yaşamımızda etkisini görebilmek için, şahsen, "ideoloji"nin kendisinin ne olduğunu anlatan kalıplaşmış belirleme veya soyut analizlerden ziyade "ideolojik kişilik"lerin somut davranışlarına bakılmasından yanayım. Çünkü görülebilir, ölçülebilir davranışlara bakıldığında, "ideoloji"lerin zehirleyerek oluşturdukları "ideolojik kişilik"lerin ne kadar tehlikeli oldukları çok daha iyi anlaşılır.

İsmail Beşikçi Hoca, 2014'de okuduğum bir yazısında, bir anısını anlatırken, cezaevinde kalan Tekoşin Ali adlı hükümlü ve resim öğretmeni olan kız kardeşinden söz ediyor. Bir kısmını şöyle aktarayım:

"… 1979 yılı sonlarından Eylül 1980 başlarına kadar İstanbul’da Toptaşı Cezaevi’ndeydim. Bu, Cezaevlerinde, devrimcilerin egemen olduğu bir dönemdi. […]

Tekoşin Ali […] Saf, temiz milli duyguları olan bir arkadaştı. Tekoşin siyasetindendi. Kızkardeşi de Dev-Sol’cuydu. […]

Bu konuda, Kürdlerdeki bir çarpıklıktan da söz etmek gerekir. Tekoşin Ali’nin kız kardeşi resim öğretmeniydi. Ziyaretlerinde, Dev-Sol’a hem para yardımı yapıyor, hem de yiyecek vs. getiriyordu. Aslında, paraya da yardıma da Tekoşin Ali’nin ihtiyacı vardı. Ama Tekoşin Ali’ye yardım da yapmıyordu, ziyaret de yapmıyordu. Halbuki, Dev-Sol’un olanakları bu konuda daha genişti. Sömürge ilişkileri, Kürd toplumunu, insan ilişkilerini böyle çarpıtıyor. Aslında, Kürdistan’ın, sömürge bile olmadığını vurgulamakta yarar var."[1]

Görüldüğü gibi öğretmen hanım, sempatizanı/taraftarı olduğu örgütü kardeşine tercih ediyor. Aynı anne babadan olan, aynı annenin karnında oluşmuş ve dünyaya gelmiş, aynı memelerden süt emmiş, aynı evde büyümüş, aynı ekmeği bölüşmüş, aynı kaptan beslenmiş, kanından, canından olan ve en önemlisi muhtaç durumda olan, yardıma ihtiyacı olan cezaevindeki kardeşine herhangi bir ilgi duymuyor. Aynı cezaevine uğradığı halde, kardeşini ziyaret etmiyor, sormuyor, herhangi bir yiyecek veya para yardımında da bulunmuyor.

Öğretmen hanım, düşünme veya duygu özürlü falan değildir. Üniversite okumuş, öğretmen olmuş, sanatçı olmuş, işte resim öğretmenidir neticede. Yine düşkün, sakat veya yoksun falan da değildir. Cezaevinde bulunan sempatizanı/taraftarı olduğu örgüt üyelerini ziyaret edebiliyor, onlara yiyecek götürüyor, para yardımında bulunuyor. Ama öz kardeşini yok sayıyor, belki de "düşman" olarak görüyordur. Büyük ihtimalle, gözünün önünde kardeşi hakarete uğrasa, örneğin dövülse, işkence görse, ya da hastalansa, belki ölse bile, yine aynı şekilde kardeşine ilgisiz kalacaktır.

İsmail Beşikçi Hoca, bunu, "Sömürge ilişkilerinin, Kürd toplumunda, insan ilişkilerini böyle çarpıttığını" düşünüyor. Elbette "Kürdistan’ın, sömürge bile olmadığı" durumu, "sömürge ilişkileri" Kürt toplumunda, insan ilişkilerini çok tahrip etmiştir. Ama şahsen, sözünü ettiği insani ilişkinin, ideolojik zehirlenmeden, örgütlerin oluşturduğu "ideolojik kişilik"ten kaynaklandığını düşünüyorum.

Genel olarak topluma, özellikle Kürt toplumuna baktığımızda, Dev-Sol sempatizanı/taraftarı olan resim öğretmeni kız kardeş, ve belki Tekoşin örgütünden Ali de, ideolojiyle tanışmadan önce, ideolojik kişilik kazanmadan önce, yine böyle olduklarına inanmak çok zor. Burada, kardeşlik duygusunu, akrabalık hissini ortadan kaldıran, bu önemli insani duyguyu yok eden faktörün, bireyde yerleşmiş "ideolojik kişilik" olduğunu düşünüyorum. Çünkü ideolojik kişilik, "düşünce ya da eylemlerinde objektif değil de, kendi kalıplaşmış ön yargılarına göre davranan, gerçekliği tanımayan, dünyayı yalnızca kendi ideleri ve tasarımlarına göre algılamaktadır. […] İdeolojik kişiliğin en önemli ruhsal karakteristik özelliklerinden bir tanesi, onun başka bir ideolojiyi savunan kimseleri düşman olarak görmesidir."[2] Hatta, hiç bir ideolojiyi savunmayan kimseleri bile "düşman" olarak gören örnekleri hiç de az değildir.

Şunu da söylemeliyim. "İdeoloji" denilince, seküler sol örgütlerdeki doktrinler akla gelir genelde. Ama aslında siyasallaşmış din, bunlardan çok daha katı bir ideolojidir. Yani fundamentalist örgütlerde, sapkın cemaat ve tarikatlarda oluşan "ideolojik kişilik", sol seküler örgütlerdekinden çok daha katı ve acımasızdır.

İsmail Beşikçi Hoca'nın yukarıda anlattığı örnekteki davranışın benzerlerine yaşam içinde her gün bizzat rastlıyorum diyebilirim. Aslında her kes bunu gözlemleyebilir. İster dini ister siyasi örgüt olsun, herhangi bir ideolojinin kapsam alanına girmiş olan bireyde, yukarıda sözü edilen öğretmen hanımın davranışına benzer davranışları görmek, izlemek pekala mümkündür.

Sıradan birey, İdeolojik kapsam alanına girince masumiyetini yitirmekle kalmıyor, çok önemli insani duygularını, örneğin akrabalık, merhamet, vefa ve şükran duygularını da yitiriyor. Yine, İdeolojik saplantının dozajına göre, birey, milli duygularını da yitirebiliyor, böylece örgütünü/ideolojisini milleti/milliyeti yerine ikame edebiliyor.

Örgütlenmiş ideolojiler ve şekillendirdikleri "ideolojik kişilik", insana, tabiata, canlıların yaşam hakkına, farklı düşüncelere, düşünce beyanlarına saygı gösterme meziyetini de yitiriyor. Dolayısıyla şu an Kürt toplumunda insani ilişkileri zehirleyen, milli duygularda bütünleşmeyi engelleyen, Kürt milletinin ödediği bedelleri heba eden en önemli hastalığın ideolojik kişilikten kaynaklanan davranışlar ve bu yöndeki faaliyetler olduğunu düşünüyorum.

Roşan Lezgîn

zazaki.net

 


[1] İsmail Beşikci, Uluslararası Anti-Kürd Nizam ve Yüksek Kürd Bilinci, İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, İstanbul, 2014 s. 319-322'de geçen dipnot

[2] Prof. Dr. Ahmet Gürbüz, İdeoloji/İdeolojik Kişilik Olgusunun Olumsuzluğu Üzerine, http://www.zazaki.net/file/analiz.pdf

Yorumlar

Sayın Lezgin Kurd insanında tehlikeli bir kanser türüne işaret ediyor.

İdeolojilerin sağcısı da, solcusu da, dincisi de insanlık için tehlikelidir. İktidar olmuş ideolojilere bir bakın: Solcu Stalin milyonları katletmiş. Sağcı Hitler aynı şekilde. Dinci DAIŞ zalimlikte sınır tanımıyor.

 Kurdler kendi ulusal, ahlakı ve gelensel değerleri üzerinde yükselmelidir. Kendi köküne bağlı kalmak başarı ve saygınlığın anahtarıdır. Japonlar bunun en güzel örneğidir.

Georgıo Armanı, kendisine başarısınn sırrını soran bir Türk modacıya: ‘kendi köküne bağlı kalmak’ diye kısaca cevap veriyor. Arabadan modaya, inşaattan yiyecek-içeceğe dünyanın hayranlık duyduğu İtalyanların başarı ve yaratıcıklarının sırrı buymuş.

Aynı şekilde, siyasette de kendi kökü üzerinden yani ulusal haklar ve değerler üzerinden siyaset yapmak lazım. Bunu yapan Başur dünyadan daha fazla saygınlık görüyor ve başarılı gidiyor. 30’dan fazla ülkenin konsolosluk açması bunu gösteriyor.

Ama Bakur’de kendi kökünden uzak yanı ulusal siyaseti yerine Türk solunun ideolojik siyasetini izleyenler dünyadan destek ve saygınlık bulamıyor, tersine terör listerine giriyor.

Ulusal siyaset birleştirici ve kapsayıcıdır. Solcusuna, sağcısına, dincisine, ateistine bakmadan. Oysa ideolojik siyaset ötekileştiricidir, kendisi gibi düşünmeyenlere düşmanca bakar. Sayın İsmil Hoca’nin örneğinde olduğu gibi iki kardeşi bile biribirine düşman yapıyor.

 Mesele şu: Bu kansere yakalanmış olan Kurdler bu hastalıktan kurtulup sağlıklı bir Kurd insanı olabilecekler mi?

IDeoloji manyagi hizbiler ve apociler bunu iyi okusun..

rojeva kurdistanin basur kurdistan ile birlesmemesi icin ( ideolojik ) 

fantazilerine kurban Eden  ve. Serefli kürd gencligin kanindan beslenenler

bu yaziyi bol bol okusun. 

Gerci apociler besikci hocayi kürd milliyetciligi ile sucluyorlar ama olsun.

biji kurdistan biji yekiti

 

Edit.: Şengal meselesi çözüme kavuşuyor. Kaşımaya gerek yok. Saygılar. 

Edit.: Sayın Murat. 

İtirazınızın anlaşılması için yorumunuzun bir bölümünü yayınlıyoruz. Diğer hususları özel olarak Sayın Beşikçi Hoca ya ve sayın Roşan Lezgin'e iletebilirsiniz. Saygılar.  

 

....1979-yılları arasında Toptaşı cezaevinde yatan bir arkaşımız yoktur. Ondan da öte  'Tekoşin Ali' diye bir arkadaşımız da olmamıştır. 1977-78 arasında bu cezaevinde kalan bir arkadaşımız olmuştur. Ancak o zaman henüz Tekoşin örgütlenmesi yoktu. Bu arkadaşımız Kurtuluş örgütü üyesi olarak yakalanmıştı. Söz konusu bu arkadaşımızın da 'Dev-Solcu' bir kızkardeşi olmamıştır...  

  

İsmail Beşikci, Uluslararası Anti-Kürd Nizam ve Yüksek Kürd Bilinci, İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, İstanbul, 2014 s. 319-322'de geçen dipnot aynen şöyledir:

*Şeyh Ahmet’den söz ederken bir anımı anlatmak gereğini hissettim. 1979 yılı sonlarından Eylül 1980 başlarına kadar İstanbul’da Toptaşı Cezaevi’ndeydim. Bu, Cezaevlerinde, devrimcilerin egemen olduğu bir dönemdi. Toptaşı Cezaevi’nde üç büyük koğuş vardı. Her birinde 120-130 tutuklu kalıyordu. Devrimci arkadaşlar ikinci koğuşta kalıyordu. İkinci koğuşa girişte Küçük Oda denilen bir bölüm vardı. Burada Türk soluna mensup siyasetlerin yönetici kadroları kalıyordu. 20-22 kişilik bir bölümdü. Ben de bu bölümde kalıyordum.

Her siyasetin eğitim programı vardı. Her siyasetin komünü vardı. Bizim de bir komünümüz vardı. Komünde her zaman 8-10 kişi olurdu. Bunlar toplumsal suçlardan gelen Kürd gençleriydi. Hırsızlık, adam yaralama, uyuşturucu satıcılığı vs. Komünde üç arkadaşın okuma-yazma bilmediğini çok sonra fark etmiştim. Kürdlere ilişkin haberler bu arkadaşların da dikkatlerini çekerdi. Her halükarda milli duyguları olan Kürd gençleriydi.

Akşamları, sayımdan sonra bu gençlerle ranzada sohbetimiz olurdu. Ranzalar pencere önündeydi, iki katlıydı ve birbirine bitişikti. Ahşap ranzalardı. İki ranzanın alt kısmında 8-10 kişi oturur sohbet ederdik. Bu konuşmaları dersten çok sohbet olarak değerlendirmek daha doğrudur. Aynı şekilde, koğuşun öbür tarafında da ranzalar vardı. Ortada da dolaplar vardı. Dolap sayısı azdı. Tutuklu sayısı kadar değildi.

1980 yılı Mart-Nisan aylarında komüne bir arkadaş daha katıldı. Türk solundan bir arkadaş… İnşaat teknisyeni. Aslında, bu arkadaşın gidebileceği, Türk solundan bir komün vardı. Ama, arkadaş, bizim komünden bir arkadaşla mahalleden tanışıyorlarmış, samimilermiş, bizimle beraber olmak istemiş. Sohbetlere bu arkadaş da katılıyordu. Ama ranzanın iç kısmında değil, kıyısında, koridor tarafında oturuyordu. Ranzanın kıyısında, bir ayağı koridorda oturuyordu.

Bir akşam, Güney Kürdistan’dan, Şeyh Mahmud Berzenci’den, Şeyh Mahmud Berzenci’nin, İngilizlere karşı yürüttüğü mücadeleden söz ediyordum. Komünümüzde misafir olan arkadaş, “bize gerici adamlardan söz etme, bize Marx lazım, Lenin lazım, Stalin lazım…” gibi şeyler söyledi. “İşçi sınıfından konuşalım…” dedi.

Kürdlerin Kürdistan’ın tarihinde, şeyhlerin önemli olduğunu, insanları, Kur’an’a, ahrete yönlendiren, şeyhlerle, bağımsızlık için mücadele eden şeyhlerin çok farklı olduğunu söylemeye çalıştım. Arkadaş, “bize Marx lazım, Lenin lazım, Stalin lazım, onların kitaplarını okuyalım…" diyordu.

Arkadaşa, bu sohbetlere katılmayabileceğini, başka işlerle meşgul olabileceğini, istediği kitapları okuyabileceğini söylemeye çalıştım. Ama, o, “bu gençlerin zihnini gerici adamlarla doldurmak iyi değil, bu gençler de Marx’ı, Lenin’i, Stalin’i, işçi sınıfını bilmeli…” diyordu. Böyle konuşuyordu. Bu konuşmalar olurken, komünde, Tekoşin Ali dediğimiz arkadaş, birdenbire bu arkadaşa bir tokat attı. Çok şiddetli bir tokattı.

Tekoşin Ali de bu arkadaşın hemen yanında oturuyordu. Çok şiddetli bir tokattı. “Sen niye hocayı dinlemiyorsun?” diye atılan bir tokat… Tekoşin Ali enine boyuna çok iri bir arkadaştı. Dersimliydi. Kürdlerle ilgili haberleri, yorumları ilgiyle dinlerdi. Havalandırmada volta atarken, bana, “İsmail Ağabey ben bar fedaisiydim, Barlarda kapının önünde dururdum” demişti.

Tekoşin iyi Türkçe konuşamadığı için, “sen niye hocayı dinlemiyorsun?” dan sonra ikinci bir cümle kuramıyordu. Arkadaş tokatla birlikte yere yuvarlandı, takla attı, ranzalara, dolap kapaklarına çarparak durdu. Ama vücuduna bir zarar gelmemişti. Üstü başı toz olmuştu, elbisesinin bazı kısımları yırtılmıştı. Tekoşin Ali’ye, “seni devrimci komiteye şikayet edeceğim…” diye homurdanmaya başlamıştı.

Tekoşin Ali’ye bu eyleminden dolayı çok kızdım. Konuşurken böyle bir şiddetin çok yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım. O da ısrarla “O seni niye dinlemiyor?” diyordu. Türkçesi kıt olduğu için “O seni niye dinlemiyor?”dan sonra ikinci bir cümle kuramıyordu.

Bu olaydan sonra, koğuştaki arkadaşlar, şaka yollu, “İsmail Ağabey, Tekoşin Ali varken biz artık sana hiçbir şey söyleyemeyiz,” demeye başladılar.

Bu konuda, Kürdlerdeki bir çarpıklıktan da söz etmek gerekir. Tekoşin Ali’nin kızkardeşi resim öğretmeniydi. Ziyaretlerinde, Dev-Sol’a hem para yardımı yapıyor, hem de yiyecek vs. getiriyordu. Aslında, paraya da yardıma da Tekoşin Ali’nin ihtiyacı vardı. Ama Tekoşin Ali’ye yardım da yapmıyordu, ziyaret de yapmıyordu. Halbuki, Dev-Sol’un olanakları bu konuda daha genişti. Sömürge ilişkileri, Kürd toplumunu, insan ilişkilerini böyle çarpıtıyor. Aslında, Kürdistan’ın, sömürge bile olmadığını vurgulamakta yarar var.

Sayın Murat,

Yukarıda aktardığım orijinal metinde görüldüğü gibi, adı geçen Tekoşin Ali için, Beşikçi, Dersimli bir Kürt olduğunu, barlarda fedailik yaptığını, barlarda kapının önünde durduğunu, Türkçeyi çok az konuşabildiğini söylüyor. Yine "Tekoşin örgütünden/grubundandı" demiyor, "Tekoşin siyasetindendi" diyor. Dikkat ederseniz siyasetinden olmak ile örgüt/gruptan olmak farklı şeylerdir.

Büyük ihtimalle, Tekoşin grubuna yakın veya Tekoşin grubundan birsinin akrabası/yakını olabilir bu Tekoşin Ali. Ondan dolayı kendisine "Tekoşin" adı konulmuştur.

Beşikçi çok detaylı anlatıyor, Tekoşin Ali'yi de detaylı anlatıyor. Örneğin "Ali enine boyuna çok iri bir arkadaştı" diyor. Daha birçok ince detayı anlatıyor.

Dolayısıyla Beşikçi'nin, yanlış anlattığını, yanlış hatırladığını veya karıştırdığını düşünmüyorum.
Selam ve sevgilerimle... 

Edit.: 

Sayın Murat, KP'de herkesin görüşlerini yansıtmasına, yanlış gördüklerine itiraz etmesine imkan tanınmaktadır. Size böyle bir imkan tanındı.

Bir önceki notunuz saldırgan bir üslupla yazılmıştı hatta İsmail Beşikçi Hoca'ya karşı hakarete varan ifadeler içeriyordu. Buna rağmen itirazınızı yansıtmanıza fırsat verildi. 

Ayrıca KP ideolojik tartışmalar yürütülen bir alan olarak tasarlanmamıştır.    

Sayın Murat, notunuzda "Burada bu kişilere gereken cevabı vercek koşulların olmadığı açıktır. Ancak platformlarımızda gereken ceap verilecektir" demişsiniz. Başarılar diliyoruz.  

Saygılarımızla. 

Tekoşin Ali konusundan, İsmail Beşikçi Hocayı haberdar ettim. Sorduğum soruyu aldığım yanıtıyla birlikte aktarıyorum.

 

"Merhaba Hocam,

KurdistanPost sitesi, yazımı, Zazaki.Net'i kaynak göstererek yayımlamış.

Orada, yazıya farklı bir yorum gelmiş. '1979 yılında Toptaşı Cezaevinde yatan bir arkadaşımız yoktur. Ondan da öte 'Tekoşin Ali' diye bir arkadaşımız olmamıştır' diyor. Sizinle paylaşmak istedim."

Beşikçi Hoca'nın cevabı:

"Teşekkür Roşan.

Tekoşin'in bir dergisi vardı. 4-5 sayı kadar vardı.

Dergilerin kapakları yoktu. Ayrıca hırpalanmış, sayfaları buruşmuş, kirli dergilerdi.

Tekoşin Ali, o dergileri bana vermişti.

Yazıda, üç arkadaşın, komünde okuma-yazma bilmediğinden söz ediliyor. Biri Tekoşin Ali'ydi. Havalandırmada ikimiz dolaşırken bunu bana söylemişti. "İsmail Ağabey, ben okuma-yazma bilmiyorum, bana öğretir misin?" demişti. Buna çok şaşırmıştım. 

Komün her gün 2-3 gazete alırdı. Gazete komüne gelir-gelmez, biri muhakkak, Tekoşin Ali'nin elinde olurdu. Ali, sayfaları bir bir çevirirdi... Bu bakımdan, "ben okuma-yazma bilmiyorum" sözüne çok şaşırmıştım. "Arkadaşlar öğretir" demiştim.

"Kimsenin haberi olmasın, bana gizi gizli öğret derdi" Annesinin öğretmen olduğunu, kız kardeşiyle anaları bir, babaları ayrı olduğunu söylerdi. Anasının ilk evliliğinden olmuş.

Temmuz 1980 suları, İstanbul, Toptaşı Cezaevi

Ağustos ayı ortalarında, cezaevinde büyük bir arama ve arkasından operasyon gerçekleştirildi. Gardiyanların araması değildi, Jandarma alay komutanlığı tarafından yapılan bir güvenlik araması ve  operasyonuydu. Bu aramalardan ve operasyondan sonra, devrimci örgütlerin temsilcileri olan 11 arkadaş hemen o gün, akşama kalmadan başka cezaevlerine sürgün edildiler...

Ağustos 1980 sonlarına doğru, yine jandarma alay komutanlığı tarafında bir arama daha gerçekleştirildi. Aramalarda koğuşlar, ranzalar alt-üst ediliyordu. Bu aramalardan sonra, koğuş karmakarışıkken, ortalığa biraz çeki düzen vermeye çalıştığım sırada, arkadaşlar, benim idare tarafından istendiğimi haber verdiler...

İdare bölümüne gittim. Müdürün odası asker doluydu. Cezaevi müdürü ayaktaydı. Müdürün masasında bir albay  oturuyordu. Albayın bastonu da vardı. Albaydan başka, binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen gibi rütbeliler de vardı. Herkes ayaktaydı.

Bana yol açtılar, odaya girdim. Albayın oturduğu masanın önünde durdum. Ben de ayaktaydım. Albay bir broşürden söz ediyordu. "Aramalarda bulduk bu broşürü" diyordu.

Broşürde, Kürdlerden ve Kürdçe'den söz edildiğini benden de söz edildiğini söylüyordu. "Bu broşürü sen mi yazdın?" dedi.

Broşürü görmek istediğimi söyledim. Gösterdi. Broşürde benim yazılarımdan bölümler olduğunu söyledim. Bunun üzerine albay, herkesin Türk olduğunu, Kürdçe diye bir dil olmadığını anlatmaya başladı.

8-10 dakika kadar konuştu. Araya girerek "bir soru sorabilir miyim?" dedim. Albay, büyük bir lütuf bağışlıyormuşçasına, "sor sor!..." dedi. "Oğuzlar, 11. yüzyılın ilk yarısından itibaren Küçük Asya'ya gelmeye başladılar. O  zaman, örneğin, Van Gölü çevresinde kimler yaşıyordu?" dedim. Albay bu soru üzerine çok kızdı. "Sen soru soramazsın,

soruları ben sorarım, sana hak bağışladık, sen bu hakkı istismar ettin" dedi. Bunları çok öfkeli söylüyordu. Ben de "bunların üzerinde konuşmak gerekir..." demeye çalıştım.

Albay, öfkeyle yerinde kalktı, bastonunu yere vara vura "konuşacağız, konuşacağız..." diyerek odadan dışarı çıktı.

Askerler de odayı boşalttılar. Ben geride kaldım.

O arada bir binbaşı bana yaklaşarak şöyle dedi: "Ben Çerkezim, ama Türküm." "Çerkez olduğunuzu kendiniz söylüyorsun" dedim.  "Ama Türküm" dedi. "Türksen Çerkez değilsin, Çerkez isen Türk değilsin" demeye çalıştım. Binbaşı, asker grubuna katılmak için ilerleyip benden ayrıldı...

1980, Ağustos sonları...

Bu olaydan iki üç gün sonra  beni tekrar idareye çağırdılar. Gittim. Müdürün odasında, müdür ve cezaevi savcısı ve başgardiyan vardı. Bana, "hemen hazırlan, eşyalarını topla, Sakarya Cezaevi'ne sevk oluyorsun..." dediler. Öyle oldu... Sakarya Cezaevi'ne sürgün...

Cezaevi arabasında bir asker şöyle dedi "Senden birkaç gün önce on kadar arkadaşınızı

Sakarya Cezaevi'ne götürdük. Onlara orada çok işkence yaptılar".

4 Eylül'ü 5 Eylül'e bağlayan geceydi. Bana da çok işkence yaptılar. Bu bölümde anlatılacak çok şey var... Bunlar hakkında ileride sohbet edebiliriz, Roşan...

Ben sürgün edildiğimde Tekoşin Ali Toptaşı Cezaevi'ndeydi. Daha sonra kendisi hakkında bilgi alamadım Tekoşin Ali bir sempatizan olabilir...

O dönemde, Kaçakçılar Koğuşu'nda Sivereki iki kardeş vardı. Büyük olanın lakabı 'Jandarma'ydı. Çok yurtsever bir kişiydi. Çok terbiyeli bir Kürd idi. Kaçakçılar, üçüncü koğuşta ayrı ayrı hücrelerde kalırlardı. Döşeli-dayalı hücreler...

Onları da, hücrelerinde birkaç defa ziyaret etmiştim. Onların hücresinde de hep Halkın Kurtuluşu sloganları vardı. Hücrenin dört bir yanına bu sloganlar yazılmıştı. Halkın Kurtuluşçuları bu iki kardeşi çok ziyaret ederlerdi. Enver Hoca kitapları, Enver Hoca fotoğrafları vardı, hücrede...

12 Eylül döneminde 'Jandarma' lakaplı ağabeyin, kaçakçılar arasında, koğuşta meydana

gelen bir çatışmada öldürüldüğünü duymuştum.

Sağlık diliyorum, başarılar diliyorum, esenlikler diliyorum, Roşan...

İsmail Beşikci..

 

Yorumlarınız moderatörlerin onayından geçtikten sonra yayınlanacaktır.

Filtered HTML

  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <blockquote> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd> <img> <br> <p>
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Rojname Kurdish News

Zozan Kurdish Shop